yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Kasım 2015 Çarşamba

OLMASINI İSTE AMA OLDURMAYA ÇALIŞMA


Geçen hafta paylaştığım bir Yarına Not bu şekilde idi. Biraz kafa karıştırıcı olduğunu kabul ediyorum. Bugün elimden geldiği ölçüde bu başlığa açıklık getirmek istiyorum.

Hayat çok büyük bir sistem, kendine göre bir düzeni, bir işleyişi var. Hayatın ritmiyle uyumlanıp onunla beraber akmak kendimizi huzurlu hissetmemizi de sağlıyor.

Hayatın ritmiyle uyumlanmak dediğimde bu bazen bir isteğimizin hemen olmayabileceğini ya da hiç olmayabileceğini da kabul etmekle gelen bir aşama.

Makul ölçüde çalışmak tamam, emek vermek çok önemlidir. Ama istediğim şeyi illa yapacağım, olduracağım şeklinde makul emeği aşıp gereksiz fazla çabaya ulaşan hareketlerimiz işimizi zorlaştırabilir.

Bir isteğiniz olduğunda bunun için elbette emek verin, yapmanız gerektiğini düşündüğünüz şeyleri yapın. Ben de öyle yapıyorum. Ama aynı zamanda isteğinizin gerçekleşmesi için dua edin ve sabırlı olun. Bu bence olmasını istemektir.

Niye olmuyor, ne zaman olacak, hadi olsun diye dövünmeye başladığınızda bu oldurmaya çalışmaktır, bunu olabildiğince yapmamaya çalışın.

Her şey sizin için en güzel zamanda gerçekleşir. Buna inanmak önemli bir aşamadır.

Sevgi ile kalın.

Not: Yazılarımı beğeniyorsanız Hayatını Seç, Hayatını Değiştir ve Yarına Notlar isimli kitaplarımı da okumanızı öneririm. Daha fazla fotoğraf için Instagram üzerinden takip edebilirsiniz.

25 Nisan 2013 Perşembe

Her şey bakış açılarından ibaret, 29,5. Hafta bülteni


 
Merhaba, perşembe günlerine özel kısa ara bülten ile birlikteyiz. Bu yazımızın konusu pek çok şeyin aslında sadece bakış açısından ibaret olduğu gerçeği ile yüzleşmek. Umarım keyifle okur ve üzerinde düşünürsünüz.

Bu bültenin bir özelliği var, 29 haftada 10.000 görüntülenmeyi aştık, bu benim için önemliydi. Yazılarımı okuduğunuz ve paylaştığınız için teşekkür ederim.

Şimdi gelelim bülten konumuza.

İzmir Kitap Fuarı’ndaki imza günüme 10 kişi geldi, bunlardan 5 tanesi arkadaşımdı, kitaplarımı imzaladım, arkadaşlarımla uzun uzun sohbet ettim, standdaki görevli ve yazarlarla edebiyattan ve kitaptan bahsettik. şarap vardı, çikolata vardı, 2 saat su gibi aktı geçti.

Tabloyu görünce oluşturduğum bakış açım şu şekilde idi: Henüz Türkiye çapında bir yazar değilim, ileride olacağım. Yayınevim beni imza günü etkinliğine davet etmiş, geldim buraya kadar, İzmir zaten çok güzel bir kent, dostlarımız var, kısa bir tatil yapıyoruz ailecek, 1 kişi bile gelse tanışır, sohbet eder, kitabını imzalarım.

Bu bakış açısı nedeniyle İzmir Kitap Fuarı ve genel olarak İzmir gezisi bende güzel bir anı olarak kalacak.

Martin Seligman’ın meşhur bir sözü vardır: “It’s not our failures that determine our future success, but how we explain them to ourselves.” Gelecekteki başarımızı belirleyen hatalarımız veya başarısızlıklarımız değil, onları kendimize ne şekilde anlatmayı seçtiğimizdir.

Bir başka bakış açısı ne olabilirdi, örnek: Tam bir fiyasko, o kadar duyuru yaptım, gele gele 10 kişi geldi, 5 tanesi arkadaşım zaten, bu iş asla olmayacak. Ben kim imza günü kim. Daha kırk fırın ekmek yemem lazım. Otur oturduğun yerde İstanbul dışına çıkma bir daha.

Bu bakış açısı ile muhtemelen İzmir tatilini de hayatımın en kötü tatillerinden birisi olarak kaydedecek ve hatırlayacaktım.

Bakış açılarımızın olabildiğince esnek ve bize hizmet eden şekilde olması çok önemli. Bunun kilit faktörlerinden bir tanesi şimşek hızıyla reaksiyon veren şartlandırılmış zihnimizi durdurmak veya dinlememek. Bir olay oluyor, geçmişteki datalardan hareketle otomatik düşünceler ve tepkiler hemen hazır, geriye çekilip bir iki saniye bile olsa düşünseniz muhtemelen farklı bir bakış açısı seçip farklı bir tepki verebileceksiniz ama yapmıyorsunuz.

Hayatta aldığımız en büyük risk hiç risk almamaktır ve reaksiyon verirken hiç düşünmeden bakış açılarına sıkı sıkıya tutunmak hiç risk almamakla eş anlamlıdır.

İnsan ilişkileri için de çok önemli bakış açıları. Çevremizdeki insanlar için kafamızın içinde oluşturmuş olduğumuz dosyalar var, etiketlemeye çok meraklı olduğumuz için dosyalar hayli kabarık. Bir şey söyledi mi, bir şey yaptı mı otomatik reaksiyon hazır, bakış açısını değiştirsek farklı bir tepki verebileceğiz belki ama ne gezer.

Tanımadığımız insanlar için bile fiziksel özellikleri, konuşma şekilleri ve duruşlarından kaynaklanan bakış açılarına sahibiz.

Peki bakış açıları niye bu kadar önemli. Hayatımızda yolunda gitmeyen bir şeyler varsa ve onları değiştirmek istiyorsak bakış açılarını değiştirmemiz kesinlikle fark yaratır.

Reaksiyon süresi bırakarak ve sıfırdan düşünerek farklı bakış açıları seçebiliriz, özellikle de bizi rahatsız eden konularda.

Örneğin belli bir kişi veya olaya öfke ile tepki veriyorsanız, tepki vermeden bir boşluk yaratarak daha farklı bir tepki vermeyi seçebilirsiniz.

Kimse özellikle sizi kırmak veya kızdırmak için bir şey yapmıyor, herkes kendi hayatını yaşıyor kendi bakış açılarına göre. Sadece bunu bile düşünmek için dursanız belki farklı bir tepki verebilirsiniz.

Seçim sizinJ.

Bakış açısını değiştirmenin bir başka boyutu da konfor alanının dışına çıkmaktır aslında. Daha önceki yazılarda bahsetmiştim, konfor alanı büyük riskler almadan içinde takıldığımız ve ortalama bir hayat sürdüğümüz yer işte. Konfor alanının duvarları ise bakış açılarıdır.

Duvarların dışına çıkmak için tüm cesaretimizi toplayıp bir yolunu bulmalıyız. Belki üzerinden atlamak aşağıdan gözüktüğü kadar tehlikeli değil. Denemeden bilemeyeceğiz. İlk seferinde başarısız olsak bile yine yeniden deneyebiliriz.

Kennedy’nin çok sevdiğim bir sözü var: Nothing worthwhile has ever been accomplished with a guarantee of success.” benim tercümemle, değerli olan hiçbir şey tam bir başarı garantisi verilerek yaratılmamıştır.

Farklı bakış açıları deneyimleyeceğiniz güzel bir hafta dilerim.

Haftanın koçluk sorusu: Doğumgününüzde, ailenizin sizi nüfusa bir yıl geç kaydettirmiş olduğunu öğrenseniz (sandığınızdan bir yıl daha yaşlısınız aslında) bu yıl neleri daha farklı yapardınız?


P.S.: Bültenlerle veya koçluk hizmetleri ile ilgili bilgi almak için mert.cuhadaroglu@gmail.com adresine yazabilirsiniz.

22 Nisan 2013 Pazartesi

İzmir’e yerleşelim mi? 29. Hafta bülteni


 
Merhaba, İzmir’den yeni geldik, ayağımın tozu ile izlenimlerimi paylaşmak istedim. Kitap fuarı ve imza günü nasıldı, İzmir anlatıldığı kadar güzel mi? Bu soruların cevaplarını merak ediyorsanız bülteni okuyabilirsiniz.

Cuma günü 12.00 Pendik – Yalova feribotu ile yola çıktık. Yanlışlıkla Yalova – Pendik bileti almışız aynı saat için ama hafta içi olduğundan son anda yine bilet bulabildik. Susurluk Varan Tesislerinde bir saat mola verdik, 18.00’de İzmir Narlıdere’ye vardık. Yollar gayet düzgün ve bakımlı, yol çalışması yok, radar makul miktarda ve yerleri anlaşılıyor.

Narlıdere İzmir’in en uç noktası, Çeşme otobanı gişelerinden hemen önceki son sapak. Liseden arkadaşımız Burcu ve Burhan Talay çiftinin konuğu olduk seyahatimizde. Yol yorgunluğu akşam rakısı ile birleşince Cuma akşamı erkenden sızdık açıkçası.

Cumartesi günü otobandan 15-20 dakikada Urla’ya gittik. Ben Bodrum, Çeşme benzeri bir yer beklediğim için biraz hayal kırıklığı yaşadım açıkçası. Evet, güzel bir yer ama çok küçük. Özelliklede sahil kısmı. 3-5 restoran ve 1-2 kafe ancak yer bulmuş kendisine. Bu bölgede bir adet var birisi öldüğünde mutlaka lokma pişirilip dağıtılırmış, bizde sıraya girip lokmanın tadına baktık. Allah rahmet eylesin dileklerimizi paylaştık.

Rahatla ve Kısmetim isimli iki tane kır lokantası var, çocuklar ata, midilliye falan binebiliyor, bizde onlardan birinde öğle yemeği yedik, çocukları eğlendirdik, sonrada Urla’nın küçük sahilinde türk kahvesi keyfi yaptık. Rüzgar kuvvetliydi, bir süre sonra çocuklar da huysuzluk yapmaya başlayınca eski yoldan kıyı kıyı geri döndük, deniz manzaralı eski Çeşme Yolu gayet keyifli bir rota, yolu biraz uzatmak pahasına da olsa tavsiye ederim.

Akşam İzmir’e yerleşen çocukluk arkadaşım ve dostum İlker ve eşi Esin’le buluştum. Yoldan geçerken Güzelbahçe semtindeki balıkçılarda aklım kalmıştı, methini duymuştum, oraya gittik. Burada değişik bir sistem var; balık halinden balığını seçip hangi restoranda oturduğunu söylüyorsun, oraya gönderiyorlar. Bizde yaklaşık 2 kiloluk bir deniz levreği, yarım kilo barbun ve yarım kilo kalamar alıp masamıza kurulduk.

Reis isimli restorana gittik, deniz kıyısında bir masaya kurulduk, ben bir 20lik rakı söyledim ve siparişlerimizi süpürdük adeta. Balıklar ve mezeler taze ve lezzetli, ortam güzel, fiyatlar İstanbul ve Bodrum’a göre nispeten ucuz, ama İzmir standartlarının biraz üzerinde.

Ertesi gün kitap fuarında imza günü olduğu için muhabbeti kısa kestik, 10 gibi eve döndük ve biraz TV karşısında oyalandıktan sonra yattım.

Pazar sabahı ev sahibemiz Burcu bize boyoz pişirdi. Hep merak etmiştim. Tadı gerçekten güzel. Yalnız bunu yumurta ile nasıl yediklerini anlamadım, zaten tek başına son derece dolgun ve doyurucu bir lezzeti var.

Türk kahvesi keyfinden sonra saat bire doğru kent merkezine gitmek için evden çıktık. Erken çıkmamız iyi olmuş, Fuar Alanı’nın olduğu bölge mahşer yeri gibiydi, İstanbul’dakine benzer bir park sorunu vardı, neyseki çekim yasası ile sipariş etmiş olduğum park yerine arabayı park edip fuar alanının içine daldık.

23 Nisan çocuk şenlikleri ile birleşince fuar alanı çok kalabalık olmuş. Kitap fuarını sora sora bulduk. Bizim kızlar lunaparkı görünce kitap fuarına gelmek istemediler, ben imza gününe gittim, Özge kızları lunaparka götürdü.

Yitik Ülke standında yerimi aldığımda saat 14.00 olmuştu bile. İstanbul kitap fuarı ile kıyaslandığında hareketsiz bir imza günü yaşadım. Toplam 10 tane kitap imzaladım sanırım, onlarında 5 tanesini arkadaşlarım aldı. Zaten birinci baskıdan fazla kitapta kalmamış, daha büyük bir ilgi olsaydı muhtemelen okurlarımın kollarına geçici dövme şeklinde imzamı atacaktım.

Fuar bitimine İlker ve Esin’in yanı sıra İzmir’de yaşayan bankacı dostum Doğa da geldi. Özge, Burcu, kızlar biz hepimiz çıkışta Kordon’a gittik.

Kordon denilince muhtemelen İzmir’in en güzel yerinden bahsediyoruz sanırım. En güzel yerler, en güzel insanlar burada arzı endam ediyorlar. Bizde Şamdan Cafe’de oturduk, bira, midye, patates keyfi yaptık, saat yediye doğru kalktık.

Akşam şarap ile evde bir kutlama daha yapıp ertesi gün yola çıkacağımız için erken yattık. Pazartesi sabah kahvaltı ve kahve keyfinin ardından yola çıktık, rahat ve keyifli bir yolculuk ile bu kez Topçular araba vapuru ile gelmemize rağmen 6 saatte İstanbul'a vardık.

İzmir çok güzel bir kent, burayı İstanbul’un hafta içi durumu ile kıyaslayabilirsiniz. Hani mesai saatlerinde herkes çalışırken emekliler ve ben İstanbul’un keyfini çıkarıyoruz ya İzmir sanki sürekli öyle. Bir kere İstanbul ile kıyaslandığında nispeten ufak, Konaktan Karşıyaka’ya 45 dakikada gidersiniz. İnsanlar sakin, huzurlu ve mutlu genel olarak. Bunu araba kullanma şekillerinden anlayabilirsiniz. Benden başka kornaya basan yoktu meselaJ.

Trafik İstanbul ile kıyaslandığında akıcı, yavaşda olsa bir şekilde akıyor ve istanbul’daki gibi tamamen durma noktasına gelerek insanı çıldırtmıyor.

Ev fiyatları gerek satılık gerek kiralıklarda İstanbul’a göre gayet uygun, yeni yapılan siteler son derece güzel. Yeme içme yerleri gayet çeşitli, hizmet iyi, fiyatlar adilane.

Birde yazın düşünün, Bir uçta Foça, diğer uçta Çeşme- Alaçatı, nereye gidersen git bir saat sonra masmavi tertemiz denizdesin, işte İstanbul’da bu yok. Eskiden vardı, değerini bilemedik, Bayramoğlu ve Kumburgaz taraflarını çöplüğe çevirdik.

Kısacası burası gerçekten yaşanacak kentlerin başında İstanbul ile birlikte ilk iki sırayı kesinlikle alır.  

Perşembe günü kişisel gelişim ile ilgili bir bültende görüşmek üzere şimdilik hoşçakalın. Sevgiler.


P.S.: Bültenler veya koçluk ile ilgili sorularınızı, önerilerinizi mert.cuhadaroglu@gmail.com adresine iletebilirsiniz.

 

 

 

18 Nisan 2013 Perşembe

Hayat bir yemekse onu nasıl pişirmeli? – 28,5. Hafta bülteni


Merhaba; 28,5. Hafta kısa ara bülteni ile birlikteyiz. Bu hafta yine bir benzetmeden yola çıkarak düşüncelerimi paylaştım. Umarım keyifle okursunuz.

Hayatınız bir yemek olsa onu nasıl pişirirdiniz, hangi malzemeleri kullanırdınız, nereden satın alırdınız, ölçü ne olurdu, nasıl süsler ve servis ederdiniz?

Ben iyi bir aşçı değilim, iyi olmadığım konularda genellikle en iyiler nasıl yapıyor ona bakarım. En iyilere sorduğumda aldığım cevap şu oldu: İyi yemeğin sırrı; taze, mevsimsel, yöresel malzeme kullanmaktır. Diğer bir deyişle o gün elinizde taze olan kullanılabilecek neler varsa onlarla yemek hazırlamaktır, elinizdekinin en iyisini sunmaktır. Ertesi gün bütün malzemeler ve pişireceğiniz yemek değişebilir, olaya günlük yaklaşmak lazım.

Rahmetli anneannem buzdolabı kullanmazdı, bir kısmını bahçesinden topladığı malzemelerle her öğün için ayrı yemek yapar ve kalanı bahçesindeki evcil hayvanlarla paylaşırdı. Bugün kimsenin bu kadar vakti olmayabilir, önemli olan o değil zaten, taze yemek pişirme olayını hayatımıza nasıl uygulayacağımız.

Sabah uyandık, günümüzü pişireceğiz. Evdeki malzemelere baktık, onları kullanacağız. Bu ne demek, var olanla en iyisini yapacağız.

İlişkiniz olmayabilir, işiniz olmayabilir, belki paranız da yoktur, ama mutlaka olan bir şeyler vardır. Sağlığınız yerindedir, aileniz vardır, arkadaşlarınız vardır, umutlarınız, hayalleriniz, beklentileriniz..her ne varsa onları kullanın işte.

Olmayan malzemelerin ise sadece bugün olmadıklarını, yarın yeni malzemelerle farklı bir yemek yapabileceğinizi aklınızdan hiç çıkarmayın lütfen.

Önemli olan eldekilerle en iyisini yapmak. İlişkiniz yoksa ve bunu çikolata olarak görüyorsanız çikolatalı pasta yapmayın o gün, çilekli veya muzlu pasta pişirin.

İşiniz yoksa ve bunu şeker olarak görüyorsanız kendiliğinden şeker tadı veren malzemeler kullanın; hayalleriniz, umutlarınız doğal tatlandırıcılardır bunu unutmayın.

Paranız taze domates ise ve domates mevsiminde değilseniz sera domatesi veya salça kullanmayın, eğer paranız varken (domates mevsiminde) birikim yaptıysanız (taze domates özü) ne ala. Yok ise üzülmeyin, elinizdekilerle farklı bir şey deneyin.

Yaratıcılığınızı kullanın, bu dünyaya şikayet etmek için geldiğimizi sanmıyorum, elimizde olanlarla en iyisini yapacağız ki orta ve uzun vadede malzemeleri değiştirmek ve farklı yemekler yapmak daha kolay olsun.

Restoran işlettiğinizi ve aşçının siz olduğunuzu düşünün. Eldeki malzemelerle yemeği pişirecek ve tadına bakacaksınız. Eğer beğenirseniz müşterilere servis edeceksiniz.

Kendi halinizden memnun değilseniz bir şeyler değiştirmek için başlamanız gereken yerde orasıdır. Hadi bakalım, eldeki malzemelere odaklanarak yapabileceğiniz en iyi yemeği pişirin ve sunun.

P.S.: Yarından itibaren İzmir'de olacağım 3-4 gün için. 21 Nisan Pazar Günü İzmir Kitap Fuarında saat 14.00'dan itibaren imza günüm var, İzmir'de yaşayan okurlarımı beklerim. 

15 Nisan 2013 Pazartesi

Size nasıl biteceğini söylemek için gelmedim. Nasıl başlayacağını söylemek için geldim. - 28. hafta bülteni


Merhaba; 28. hafta bülteni ile birlikteyiz. Bu bültenimizde konfor alanının dışına çıkmaktan bahsedeceğiz. Güvenli olan her zaman bizim için iyi olan mıdır, bunu tartışmak istiyorum sizlerle. Umarım keyifle okur ve üzerinde düşünürsünüz.

Hayatını Seç kitabımla ilgili olarak çok sayıda yazı yayımlandı, bunlardan bir tanesi özellikle hoşuma gitmişti. Ferhat Uludere’nin Radikal Kitap Eki’ndeki yazısı beni güvenli hayatını terk eden küçük burjuva olarak nitelendirmişti.


Hayatım boyunca özellikle de 40 yaşıma kadar hep güvenli olanın peşinden gittim. Ne istediğimi çok fazla sorgulamadan işletme eğitimi aldım, çünkü o dönemde işletme eğitimi alanlar iş bulma konusunda herhangi bir sıkıntı yaşamıyorlardı. Pazarlama masteri yapmaya başladım, çünkü işletme üzerine yapacağınız bir master sizi iş konusunda daha da güvenli bir alana taşırdı.

Üniversitede kalıp öğretim görevlisi olma şansım vardı, çok da istiyordum aslında, insanlara bir şeyler öğretmek hep ilgimi çekmişti, maaşı düşük diye yapmadım.

2 yıl bir denetim firmasında çalıştıktan sonra en güvenli iş yeri olarak gördüğüm İş Bankasında çalışmaya başladım. Bankacılığı sevip sevmemem üzerinde fazla durmadım. Güvenli olması önemli ve yeterliydi.

40 yaşıma geldiğinde ise bambaşka bir yola girerek sevdiğimin peşinden gitttim, yazarlık ve koçluk yapmaya başladım.

23 Mayıs’ta İzmit’te düzenlenecek olan Doğu Marmara İnsan Kaynakları ve İstihdam Fuarı’na davet edildim, konuşmamın konusu “İşini Seç, Hayatını Seç”. Üniversite öğrencilerine meslek seçimi konusunda bildiklerimi aktaracağım.


Konu biraz dağıldı farkındayım, evet ne diyorduk, güvenli olan her zaman en iyi seçenek olmayabilir. Bunu fark edip değiştirmek istediğinizde yapmanızı tavsiye edebileceğim şeylerden belkide ilki ise konfor alanınızı tasvir edip dışına çıkmak için minik de olsa bir adım atmak.

Konfor alanı, kendimiz ve hayat hakkındaki düşünce ve inançlarımızla oluşturduğumuz güvenli bölgemizdir. Diğer bir deyişle, kim olduğumuz ve dünyayı nasıl algıladığımızdır.

Mevcut düzenimizi bozmadan, minimum bir çaba ile ortalama bir performans göstererek yaşadığınız ve büyük riskler almadığınız güvenli alandır.

Her insanın her konuda farklı konfor alanları vardır. Aşk konusundaki konfor alanınız uzun zamandır birlikte olduğunuz ve artık herhangi bir şey hissetmediğiniz ancak alışkanlık nedeniyle devam ettiğiniz ilişkiniz olabilir. İş konusunda konfor alanınız kariyerinizde yükselemediğiniz ancak sizi asla işten çıkarmayacaklarını tahmin ettiğiniz maaşlı işiniz olabilir.

Bu alanın içinde kendimizi güvende hissederiz, çünkü karşımıza çıkabilecek olayların çoğu için bir karara sahibizdir. Bu zannedildiği kadar iyi bir şey değildir çünkü bir sonraki adım çoğu zaman insanlar ve olaylar için peşin hükümlü olmaya kadar gidebilir.

Bilinmeyen, insanları genellikle korkutur, bildiğimiz veya bildiğimizi sandığımız zaman kendimizi güvende hissederiz.

Yeni bir seçim yaparak konfor alanını terk etmek çoğumuzu korkutur, çünkü onun dışında ne olduğunu bilmeyiz. Bazen bu korkumuzun üstesinden gelip onun dışına çıktığımız, farklı davrandığımız durumlar olmuştur. Bir kez bunu yaptıktan sonra geriye dönüp baktığımızda neden o kadar beklediğimizi bir türlü anlayamayız.

Benim şu anda yaşadıklarım, deneyimlediklerim bunun en güzel örneği işte. Yazı yazıyorum, koçluk yapıyorum, insanlara faydalı oluyorum, keyif alıyorum ve bir şekilde geçimimi temin ediyorum.

Haftasonu sahilde bir danışanıma rastladım, çantasında benim kitabım duruyordu, ayak üstü biraz sohbet ettik, nasıl bir mutluluk anlatamam. Güvenli alanın dışına çıkmasaydım asla gerçek olmayacak bir hayal olarak kalabilirdi.

Sizinde peşinden gitmeyi ertelediğiniz bir hayaliniz var mı, güvenlik duvarlarının dışına çıkmayı düşünüyor musunuz, küçük bir adım atmaya hazır mısınız?

Koçlukta danışanın kendisini geliştirmek istediği bir konuda çok ufak, minicik bile olsa bir adım atması bu açıdan çok önemlidir.

Açık uçlu mucize sorularla (cevabı evet veya hayır olmayan) danışanı düşündürür ve sorundan ziyade çözüme odaklanmasını sağlarız, çoğu zaman onu gelecekte isteğinin gerçekleşmiş olduğu bir alana taşırız. Mucize sorularla danışanı mevcut kutusunun dışına çıkma konusunda cesaretlendiririz. Daha sonra da çok ufak bir eylem adımı planlamasını isteriz.

Bizler fiziksel bir dünyada yaşayan ruhani varlıklarız, eylem aslında gerçekleştirmek için değil keyif almak için var. Diğer yandan; bu bilgiyi tamamen unutmuş durumdayız ve en azından yeniden hatırlayana kadar eylem adımları gerçekleştirmenin küçük de olsa bir parçası olacak. Başlangıçta konfor alanının dışına çıkmak için, sonrasında hayali şekillendirmek için ve en sonunda keyfini çıkarmak için.

Peki bu adımı atmak için ihtiyacımız olan şey nedir?

Bir şeyi gerçekleştirmek konusunda kalbimizden gelen kuvvetli bir isteğin dışında tek ihtiyacınız olan güvenmek. İlginç değil mi? Güven alanının dışına çıkmak için tek ihtiyacınız olan yine güven. Ama biraz farklı bir güven. Kendinize, Tanrı’ya/Evren’e, ailenize, arkadaşlarınıza ve hiç tanımadığınız insanlara, geleceğe güvenin.

Kendinizi boşluğa bıraktığınızda aslında düşmeyeceğinizi, ya yeni bir yol belireceğini yada  mutlaka bir dala tutunacağınızı fark edeceksiniz. Matrix filminde anlatıldığı gibi.

“Orada olduğunuzu biliyorum. Sizi hissedebiliyorum. Korktuğunuzu biliyorum. Bizden korkuyorsunuz. Değişimden korkuyorsunuz. Gelecekte ne olacağını bilmiyorum. Size nasıl biteceğini söylemek için gelmedim. Nasıl başlayacağını söylemek için geldim. Telefonu kapatacağım. Ve sonra bu insanlara, sizin, onların görmesini istemediğiniz şeyi göstereceğim. Onlara bir dünya göstereceğim sizin olmadığınız bir dünya. Kuralların, kontrolün, sınırların ve sınırlamaların olmadığı bir dünya. Her şeyin olabileceği bir dünya. Buradan nereye gideceğinizi size bırakıyorum.” (Neo)

 

8 Nisan 2013 Pazartesi

Keyifsizlik üzerine keyifli bir yazı; 27. Hafta bülteni


Merhaba; yine bir Pazartesi akşamında keyifsizlik üzerine kısa bir bülten ile birlikteyiz. Ne yani siz benim hep keyifli olduğumu mu sanıyordunuz? Okuyunca belki şaşıracaksınız ama benimde keyifsiz olduğum dönemler olabiliyorJ.

Cumartesi günü harika bir hava vardı; bol güneş, masmavi gökyüzü, yaprak kıpırdamıyor, sıcak. Bizde öğleden sonra arkadaşlarımızla birlikte Caddebostan Sahili’nde piknik yaparak güzel havanın tadını çıkardık.

Pazar günü ise tam aksine kapadı hava, rüzgarlı ve nispeten soğuktu. Nereden çıktığı belli olmayan delicesine bir rüzgar tüm güne damgasını vurarak özelikle açık hava faaliyetlerini zorlaştırdı.

Keyifsizlik çoğu zaman aniden çıkan bir rüzgar gibi girer hayatımıza, her zaman belirli ve büyük bir nedene dayanmak zorunda değildir, davetsiz misafir gibi kapıda belirir ve izin istemeden içeri dalar.

Peki bu durumda ne yapmalıyız, hemen keyfimizi artırmaya çalışmak her zaman doğru yöntem midir?

Rüzgar çıktığında ne yaparsınız? Onunla mücadele etmeniz bir işe yarar mı? Bir keresinde 47 kg. olan rahmetli Teyzem rüzgarın şemsiyesini ters çevirmesi ile birlikte havalanıp yere düşmüştü.

Keyifsizliği kabaca ikiye ayırıyorum, bu yazının konusu olan nispeten kısa süreli ve belli bir olaya dayanmak zorunda olmayan keyifsizlik ile daha uzun süren ve/veya arkasındaki olayı net olarak tespit edebildiğiniz keyifsizlik.

Kişisel gelişim konularına merak duyanlar ve özellikle de yeni başlamış olanlar keyifsizlikle mücadele etmeye ve sürekli bir keyif alma haline ulaşmaya çalışıp bu süreç istedikleri gibi gitmediğinde şaşırıp pes edebiliyorlar.

Sürekli keyifli, neşeli olup bulutların üzerinde dolaşmak ve gülücükler dağıtmak çok güzel olurdu, belki de olmazdı, bilemiyorum. Ama bir insanın sürekli olarak keyifli olmasının çok da mümkün olmadığını düşünüyorum. İniş ve çıkışlar olacaktır.

Bu nedenle kendinizi keyifsiz hissettiğinizde bunu olumsuz bir durum olarak algılayıp değiştirmek için sabırsızca ve çok fazla çaba sarf etmek bir tür direnç oluşturarak sizi daha da aşağılara çekebilir.

Peki yapılması gereken ne veya benzer durumlarda ben ne yapıyorum?

Öncelikle keyifsizlik durumunu içten bir şekilde kabul edip ona sarılın ve rahatlayın. Kendinize, her gün keyifli olma zorunluluğunuz olmadığını hatırlatın. Daha sonra bu durumun geçici olduğunu aklınıza getirin. Daha öncede keyifsiz günler geçirmiş ancak bir şekilde daha sonra neşeli günlere ilerlemiştiniz.

Nasılki rüzgar sonsuza dek esmez ve birden sanki hiçbir şey olmamışcasına kesilirse sizin keyifsizliğinizde hiçbir şey yapmadığınızda bile kısa bir süre sonra sona erecek. Süreyi oluşturacağınız direnç ile kendiniz belirleyeceksiniz. Ne kadar az direnç o kadar kısa süren keyifsizlik durumu diyebiliriz.

Aslında özetle şunu söylemek istiyorum; kendinizi keyifsiz hissettiğinizde bunun son derece normal ve geçici olduğunu bilin. Hemen bir cem Yılmaz DVD’si izleyeyim, bir iki kişisel gelişim kitabı karıştırayım o da olmazsa kendimi dışarı atayım moduna girmenize gerek yok.

Canınız ne istiyorsa onu yapın, kalın eşofmanlarınızı giyip battaniyenin altında uyumak istiyorsanız kendinize engel olmayın, keyifsizliğin keyfini çıkarın :).

Perşembe günü çocukluğumuzun eğitim sembollerinden havuz problemine farklı bir bakış açısı ile yaklaşacağım, görüşmek üzere sevgiler.
P.S.: Bültenlere ilişkin sorularınızı ve koçluk / seminer hakkında merak ettiklerinizi mert.cuhadaroglu@gmail.com adresine yönlendirebilirsiniz.