13 Mayıs 2013 Pazartesi

Şanslı olmaya karar vermek - 32. hafta bülteni


Şanslı Olmaya Karar Vermek

Meşhur bir sözdür bilirsiniz: Elbette şansa inanırım, yoksa sevmediğim veya kıskandığım insanların başarısını nasıl açıklayabilirdim?

Ben açıkçası şansa çok fazla inanmam. İnsanın kendi deneyimlerini kendisinin yaratıyor olması fikri bana çok daha inandırıcı gelir.

Diğer yandan; pek çok insan ise şansa daha doğrusu istediklerini elde edemedikleri zaman şanssız olduklarına inanarak hayatı bir kurban rolünde yaşayabiliyor.

Bu bana çok anlamsız geliyor açıkçası, illa şans faktörüne inanacaksanız o zaman kendinizi şanslı olduğunuza ikna edin bari. Bu hayata olumlu yönden bakıp iyimserliğinizi artırmanızı da kolaylaştırır.

Hayata olumlu yönleri ile bakan insanların farkındalıkları yüksek olur, çevrelerine de olumlu bir enerji yayarlar. Bir şirkete gidin, uzaktan beş dakika gözlem yapın, en mutsuz veye keyifsiz görünen birkaç kişinin yanına gidin, onlarla sohbet etmeye başlayın, beş dakika içinde size o veya bu konuda ne kadar şanssız olduklarını anlatmaya başlayacaklardır.

Şanssızlık maalesef umutsuzlukla da kardeş gibidir, bunlar beraber dolaşırlar. Halbuki mutluluğun en temel şartlarından birisi de geleceğe dair umutlarımızı korumamızda yatar.

Şanslı olduklarını düşünen kişiler daha rahat ve yeniliklere açık kişilerdir, kendini şanssız görenler ile gergin, umutsuz ve önyargılı davranırlar.

Şanslı olmak, hazır olmaktan başka bir şey değildir. Kim olduğunuzu ve ne istediğinizi bilirsiniz, gözünüzü açık tutarsınız, fırsatları değerlendirmeye hazırsınızdır. Hepsi bu.

Şanssız olduklarına inanan insanlar fırsatları göremezler bile. Olumsuza odaklandıkları için olumlu olanı fark etmekte zorlanırlar.

Şans Faktörü diye bir kitap var, yazarı Prof. Dr. Richard Wiseman. Bu kitapta bahsedilen çok ilginç bir iki çalışmayı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bir gazete ilanı verilmiş, kendisini çok şanslı veya çok şanssız olarak kişilerin başvurması istenmiş. Sonuçta yüzlerce kişi müracaat etmiş ve bu kişiler şanslı ve şanssız olarak iki ayrı gruba ayrılarak bazı çalışmalar yapılmış.

İlk çalışmada grup üyelerine kendi hazırladıkları bir gazeteyi dağıtmış Wiseman. Gazeteye bakıp kaç tane fotoğraf olduğunu saymalarını istemiş.

Ortalamalar alındığında; şanssızlar grubunun fotoğraf sayma süresi 2 dakika imiş. Şanslılarda ise bu süre saniyelerle ifade edilecek kadar kısaymış.

Bunun nedeni ise gazetenin daha ikinci sayfasında “saymayı bırakın, gazetede 43 fotoğraf yer alıyor” mesajı olmasıymış. Bu mesaj neredeyse sayfanın yarısını kapsadığı halde şanssızlar grubunun neredeyse tamamı tarafından hiç fark edilmemiş.

Bir başka deneyde yine gazeteler dağıtılarak fotoğrafların sayılması istenmiş, bu kez “saymayı bırakın, deneyi yapan kişiye bu mesajı gördüğünüzü söyleyin ve 250 USD kazanın” mesajı varmış gazetenin içinde. Sonuç yine aynı olmuş, fotoğrafları saymakla meşgul olan şanssızlar mesajı fark etmemişler bile.

Şanslı olduğuna inanan kişiler genel olarak daha rahat ve açık olduklarından fırsatları görme konusundaki becerileri gelişmiştir.

Her şey sonradan öğrenilebileceğine göre (yoksa koçluk olmazdı) sizler de şanslı olmayı öğrenebilirsiniz.

Pozitif psikolojinin babası Martin Seligman’ın meşhur bir sözü vardır: Öğrenilmiş çaresizlik diye bir kavram varsa öğrenilmiş iyimserlik de mutlaka olmalıdır.

Şanslı olmak, iyimser olmak, bütün bunlar öğrenilebilecek şeyler, yeterki kişi değişmek istesin ve bu konuda minicik de olsa bir adım atsın.

Şans dediğiniz şey, daha dikkatli olmak, sezgileri daha fazla dinlemek, olumlu beklentiler içinde olmak ve esnek, bizi destekleyen bir yaklaşım benimsemektir, hepsi bu.

Hayata nasıl bakarsanız o da size öyle karşılık verir.

9 Mayıs 2013 Perşembe

Off City Projesi - 31,5. hafta bulteni


Merhaba; 31,5. Hafta bülteni ile birlikteyiz. Bu hafta sizlere “Off City” projemizden bahsettim.

Dil söyler kulak dinler, kalp söyler Evren dinler. Yunus Emre.

Peki kalbimizin sesini nasıl duyacak ve duyuracağız?

Kalbimizle bağlantımızı koparan bir husus şüphesiz yüksek hızdaki teknolojik yaşamımız. Her an her yerde ulaşılabilir olmak ilk başta bir avantaj gibi görünse de bir süre sonra kendimizle hiç baş başa kalamama gibi bir soruna yol açabiliyor.

Teknolojik tüm aletleri 2 günlüğüne de olsa bırakın, kendiniz için bir süre ayırın ve sadece kendinize, içinize odaklanın.

Diğer bir problem ise doğadan kopmuş yaşam tarzımız; fırsat buldukça doğada bulunmak kendi iç sesimizi yeniden keşfetmek için kesinlikle güzel yöntemlerden biri.

Sessiz bir ortamda örneğin bir doğa yürüyüşünde kendisiyle yalnız kalan kişi kalbinin sesini kuşkusuz çok daha rahat duyabilecektir.

Bu bahsettiğim fikirlerden yola çıkarak Kuzenim Volkan ile birlikte “Off City” projesini oluşturduk.



Amacımız, şehrin gürültüsünden, karmaşasından bunalan insanlara 2 günlüğüne bir mola aldırarak onları yeniden şarj etmek.

Burada bir parantez açıp Kuzenim Volkan’dan bahsetmek istiyorum. Hayatınızda görebileceğiniz en alçak gönüllü insanlardan birisi, kendisinden bahsetmeyi sevmez. Onun için biraz ben anlatayım. On parmağında on marifet dediğimiz insanlardan, Survivor’ın çekildiği Ada’ya bir isviçre çakısı ile bırakın, bir yıl hayatta kalır.

Sertifikalı ve ödüllü olarak atıcılık, avcılık ve off road uzmanı. Kamp boyunca bizimle beraber olacak ve bildiklerini paylaşmaya hazır.

Buluşma yerimiz Beykoz. Cumartesi sabahları burada sizi karşılayacak ve arazi araçları ile kamp alanına ulaşımınızı sağlayacağız. Sadece arazi araçları ile ulaşılabilen doğa ile baş başa kalabileceğiniz kamp alanları belirledik sizin için. Bende gittim gördüm ve test ettim.



Malzemelerimizi yerleştirdikten sonra kamp alanını oluşturacağız. İmece usulü keyifli bir çalışma bu. Çadırlar kurulacak, ateş için odun toplanacak, vb.

Ateş yanar yanmaz (kamp ateşi asla sönmez) çay kahve ikramımız olacak. Sonrasında isteyen hamaklara veya yere uzanıp kitabını okuyabilir, isteyen 200 metre mesafedeki bakir koydan denize girebilir, serbest zaman.

Hafif ve doyurucu öğle yemeğinin ardından öğleden sonra 2 saatlik bir doğa yürüyüşümüz var. Eski bir dere yatağından başlayan rota hafif bir eğimle yukarı çıkıyor ve çam ormanlarının içinden geçeceğiz, hiç böyle nefes almamış olduğunuzu fark edeceksiniz.



Akşamüzeri semaverlerde çaylarımız hazır, yürüyüşten sonra isteyen denize girebilir, isteyen sandalla dolaşabilir (havanın durumuna göre izin vereceğiz), isteyen balık tutabilir. Sandalla ağ atmak veya kıyıdan kamış ile avlanmak mümkün.

19.00 gibi akşam yemeği hazırlıkları başlayacak. Tabii ki mangal yapacağız. Bir gece önceden ağ atılmış olacak denize, bahtımıza balık çıkarsa ne ala, yoksa yanımızda getirdiğimiz etlerimiz de harika.

20.00 gibi sofraya oturacağız, hava hafiften kararmaya başlamış olacak, peynir, kavun, közlenmiş patlıcan ile rakılarımızdan ilk yudumları alacağız.

Sonrasında bol muhabbet, yıldızları daha önce nadiren bu kadar yakın ve parlak görmüştünüz.

Uykusu gelen çadırına geçebilir, ama genelde muhabbet geç saatlere kadar sürüyor.

Ertesi sabah uyandığınızda ister denize girin, ister biraz temiz havada dolaşın. Çayımız hazır, kahvaltılıkları diziyoruz masanın üstüne, isteyene yumurta da var.

Bütün mahsuller yerel satıcılardan temin edilmiş tap taze.

Öğleye kadar serbest zaman. İsteyen yakın çevrede yürüyüş yapabilir, isteyen Volkan’dan tamamen doğal koşullarda ateş yakmasını, yön bulmayı, vb. öğrenebilir. Teorik olarak off road araç kullanımı eğitimi alınabilir.

Öğle yemeğinden önce yakınlardaki bir kumsala güzel bir yürüyüşümüz olacak. Denizle biten yürüyüşleri hep severim, bir ödül gibi saklıdır deniz yolun sonunda. Döndükten sonra acıkmış olacağız ve geç bir öğle yemeği yiyeceğiz.

Ayrılmak istemiyorsunuz, tahmin edebiliyorum ama çay saatinden sonra yavaşça toparlanıp dönüşe geçmemiz gerekiyor. Ne zaman isterseniz yine bekleriz.



Bu geziye katılmak için tek yapmanız gereken minimum 8, maximum 12 kişilik gruplar oluşturup bize haber vermek. Biraz mavi yolculuk gibi düşündük, birbirini tanıyan arkadaş gruplarının daha fazla keyif alacağını düşünüyoruz.

Bana mert.cuhadaroglu@gmail.com adresinden ulaşabilirsiniz.

Doğada koçluk ve kişisel gelişim atölye çalışmalarımız

Doğada iki gün geçirip kente döndükten sonra kamikaze gibi düşüşe geçenlerdenseniz buna bir son vermenin zamanı gelmiş olabilir.

Bu noktada kalıcı sonuçlar elde etmek için koçluk desteği almak isteyebilirsiniz.

İsteyen kişilerle bire bir koçluk seansı yaparak değerlerini ortaya çıkarmalarına ve değerlerine uygun daha mutlu bir hayat yaşamaları konusunda yardımcı olacağım.

Eşim Özge, dileyen kişilerle nefes koçluğu çalışması yapacak. Doğal bir ortamda nefesinizi düzenlemeyi öğrenerek tıkanıklarınızı aşmak için harika bir egzersiz. Özge yine isteyen kişilere human design haritalarını çıkararak gerçekleştirmek istedikleri kişinin özelliklerini gösterecek.

Ortağım Ayşe ile birlikte grup koçluğunu böyle bir ortamda yapmak bizim için çok keyifli olacak. Aynı konuya ilgi duyan kişiler olarak oluşturacağınız küçük gruplarla (ilişki, kariyer, sağlıklı yaşam) belirleyeceğiniz konuda grup koçluğu alabileceksiniz. Detaylar için lütfen www.modunusechayatinisec.com adresini ziyaret ediniz.

Kişisel gelişim ve koçluk konusundaki hizmetlerimizden birey veya grup olarak muhteşem bir doğa atmosferinde yararlanmak isterseniz benimle temasa geçmeniz yeterli, mert.cuhadaroglu@gmail.com

En güzel günler sizin olsun, görüşmek üzere, sevgilerimle.

6 Mayıs 2013 Pazartesi

İnsan ilişkilerinde ustalaşmak - 31. hafta bülteni


Merhaba; 31. Hafta bülteni ile birlikteyiz. Bu hafta insan ilişkilerinde ustalaşmanın yöntemlerinden bahsettim. Eşiniz/sevgiliniz, patronunuz, çocuğunuz veya arkadaşlarınız, onlarla aynı dili kullanırsanız daha verimli ilişkiler kurabilirsiniz. Umarım keyifle okur ve üzerinde düşünürsünüz.
 
İnsan ilişkilerinde başarılı olmanın anahtarı değerler ve meta programlar hakkında bilgi sahibi olmaktan ve bu bilgiyi ilişkilerde kullanmaktan geçer.

Değerler, neyin bizim için önemli olduğunu gösteren kişiye özgü temel inançlardır. Bir veya iki kelime ile ifade edilirler, pozitiftirler ve özümüzde yer alırlar. Kendimizin veya bir başkasının değerlerini keşfetmek demek çok basit olarak nelerin önemli olduğunu anlamak, ihtiyaçların farkına varmaktır.

Değerler, koçluk çalışmalarının da temelinde yer alırlar. Bazı soru, yöntem ve tekniklerle bir veya iki seansta kişinin temel değerleri ortaya çıkarılabilir. Değerler saptandıktan sonra arzu edilirse bunların önem derecesine göre bir sıralaması da yapılabilir. Örnek olarak; adalet, huzur, güven, sevgi, özgürlük gibi.

Değerler; motivasyon ve harekete geçme konusunda da kilit rol oynarlar. Eylem adımları değerlere uygun şekilde belirlenirse gerçekleştirilmeleri çok daha kolay olur.

İnsanlar değerlerine uygun bir yaşam sürdürdüklerinde çok daha mutlu ve huzurlu olurlar. Karşınızdaki insanın temel değerlerini bilip ona uygun yaklaşımlarda bulunursanız ilişkileriniz çok daha keyifli ve güzel bir hal alır.

Eğer ilişkide olduğunuz bir insan size göre yapmaması gereken şeyler yapıyor ve bu ona ve ilişkinize zarar veriyorsa, ona yaptığı şeyin temel değerleriyle ne ölçüde uyuştuğunu göstermenin bir yolunu bulun. Eğer uyumsuzluk varsa davranışlarını değiştirmeyi kabul edecektir.

Değerler bir insanın nasıl düşündüğünü gösteren en önemli araçlardır. İnsanlarla etkin iletişim ve verimli ilişkiler kurmak ve sürdürmek için onların değerlerini ve bunların sıralamasını bilmek büyük yarar sağlar.

Diyelim ki değerler sıralamanızın birinci sırasında adalet yer alıyor ve sizin görüşünüze göre çalıştığınız şirkette adaletsiz uygulamalar çok fazla. Bu durumda bu şirkette çalışarak mutlu olmanız çok zordur.

Benzer şekilde en önemi değeriniz huzur ise, çok çalışarak ailenize az vakit ayırdığınız için kendinizi huzursuz hissediyorsanız mutluluk kaçar siz kovalarsınız.

İlk sıradaki değeri özgürlük olan birisine her istediğini verseniz ama kendini özgür hissetmezse hiçbir anlamı olmayacaktır.

Çocuğunuz ders çalışmıyor mu? En önem verdiği değeri özgürlük olsun. “Bak kızım derslerini bitirdikten sonra istediğin kadar bisiklete binip özgürce dolaşabilirsin” cümlesi çok işe yarayabilir.

Çalışanınızdan bir türlü verim alamıyor musunuz? En önem verdiği değeri adalet olsun. “Daha iyi sonuçlara imza atman daha adaletli bir çalışma ortamının oluşmasına katkıda bulunabilir” cümlesini kullanın.

Sevgilinizin en önemli değeri huzur olsun. “Sana aldığım bu çiçekler bana birlikte geçirdiğimiz ve geçireceğimiz huzurlu günleri anımsatıyor” notuyla bir çiçek gönderin.

En az değerler kadar önemli olan bir başka konu ise meta programlardır. Meta programlar davranış modelleri olarak da adlandırılır. Bir bilgisayarın içindeki programlar gibi sizin içinizde yer alan ve otomatik tepkilerinizi oluşturan/kontrol eden programlardır.

Benim görüşüme göre meta programlardan 5 tanesi özellikle önemli ve incelenmeli.

İyimserlik / Kötümserlik

Hareket odaklı / Düşünce Odaklı

Benzerlikten hoşlanan / Farklılıktan Hoşlanan

Ben bilirim / Diğerleri daha iyi bilir

Kuralcı / Seçenekler Ne?

Karşımızdaki insanı yöneten davranış modellerini bilip ona uygun  davranmak bir ilişkiyi yönlendirmemiz için kilit faktördür.

Ben iflah olmaz bir iyimserim. Bana bir şey yaptırmak istiyorsanız beni yapacağımız şeyin sonunda bizi çok güzel bir şeylerin beklediğine ikna etmeniz lazım. Şunu yapmazsan şöyle bir felaketle karşılaşırsın demeniz çoğu zaman benim için bir anlam ifade etmeyecektir.

Bazı insanlar bardağın boş tarafını görmeye, diğerleri ise dolu tarafını görmeye meyillidir. Bir yazı yazar ve yayınlarım, bazı insanlar bayılır, bazıları beğenmez. Bir fıkra anlatırsınız, arkadaşlarınızdan birisi kasıklarını tutarak gülmeye başlar, diğeri mimiksiz şekilde oturur. Toplantıda bir konuşma yaparsınız, salonun yarısı çılgınca alkışlar, diğer yarısı etkilenmemiştir. Herkesin meta programları ve bunlara bağlı olarak reaksiyonları farklıdır.

Bir satıcı olduğunuzu düşünün, araba satıyorsunuz, araba almak için gelen kişinin benzerlik yapısında birisi olduğunu fark ederseniz satacağınız arabanın eski arabasıyla olan benzerliklerini anlatarak başlamalısınız, sonra da yeni modelin daha güvenli olduğunu ve daha az yakıt tükettiğini söyleyebilirsiniz.

Diğer yandan; bir farklılık insanı ile karşı karşıyaysanız bu strateji hiçbir işe yaramayacaktır.

Uç noktada ben bilirimci yapıdaki kişiler için diğerlerinin fikrinin çoğu zaman hiçbir önemi yoktur. Diğer insanların olumlu deneyimlerini sabaha kadar anlatsanız bir işe yaramayabilir.Referanslarınızla ilgilenmeyecektir.

Dış referans çerçevesine sahip insanlar ise (uç noktada bir “diğerleri daha iyi bilir”ci) genellikle başkaları tarafından takdir edilmeyi önemserler. Bu tip çalışanlarınız var ise, yaptıkları işlerin farkında olduğunuzu ve takdir ettiğinizi göstermeniz performanslarında önemli bir fark yaratır.

Bu hafta ilişkide bulunduğunuz ve sizin için önemli olan insanları değerleri ve meta programları açısından gözlemleyip ilişkinizi farklı bir boyuta taşıyabilirsiniz.

Herhangi bir sorunuz olursa bana mert.cuhadaroglu@gmail.com adresinden ulaşabilirsiniz. Sevgiler.

 

 

29 Nisan 2013 Pazartesi

hayatınızı yeniden çerçevelemeye hazırsanız okuyun lütfen - 30. hafta bülteni


Merhaba; 30. Hafta bülteni ile birlikteyiz. Geçen hafta bakış açılarını değiştirmenin hayatınızda olumlu anlamda bir fark yaratabileceğinden bahsetmiştim. Bu hafta herkesin bu amaçla kullanabileceği bir tekniği sizlerle paylaştım. Umarım keyifle okur ve arzu ederseniz uygularsınız.

Pek çoğunuzun bildiği gibi ben Erickson Koçluk Okulu mezunuyum. Almış olduğum eğitim NLP temelli bir eğitim. NLP bir sihir yada mucize değil, onu doğru kullanırsanız pek çok konuda kısa sürede sonuçlar almanızı sağlayacak bir modelleme veya yaklaşımlar bütünü.

Bu konuda en başarılı sonuçlara imza atan kişilerden biriside Anthony Robbins. Onun da sıkça başvurduğu yeniden çerçeveleme metodunu sizlerle paylaşacağım. Önceki bülteni de okumanız bir bütünlük sağlamak açısından faydalı olabilecektir.

Yeniden çerçevelemek, yaşanmış bir olayın anlamını ve/veya bizim için önemini olayı daha farklı bir çerçeveye alarak değiştirmektir.

En çok bilinen veya kullanılan şekli; problemleri/sorunları bir fırsat olarak görmeye çalışmamızdır.

20 yaşında üniversite eğitimi almak için Viyana’ya gittim. Harika 2 yıl geçirdim, diğer yandan ders notlarım genelde vasattı. Okulu bitirmek tahmin ettiğimden uzun sürecekti. 2 yılın bitiminde Türkiye’de yeni kurulmuş olan Marmara Üniversitesi Almanca İşletme Bölümü’ne yatay geçişle kaydımı aldırdım ve bu okuldan mezun oldum. Pek çok arkadaşım benimle aynı yolu izledi, çok sayıda başka arkadaşım ise eğitimlerini Viyana’da tamamladı.

Ne yalan söyleyeyim yurtdışında üniversite eğitimini tamamlayamadığım için birkaç yıl kendimi suçladım ve başarısız hissettim. Ta ki bir gün farklı bir bakış açısı seçip olayı yeniden çerçeveleyene kadar ( o zamanlar bu terimi bilmiyordum).

Yatay geçişle geldiğim ve mezun olduğum üniversitede eşim Özge ile tanıştık. Harika birlikteliğimiz 19. Yılın içinde; iki tane muhteşem kızımız var.

Avusturya’da devam edip oradan mezun olmadığım için ne kadar şükretsem azdır. Yoksa Özge ile karşılaşamazdım.

Anlattığım kısa ve gerçek hikaye tamamen bir yeniden çerçevelemedir ve hayatta karşılaştığımız pek çok olay için kullanılabilir.

Karşılaştığımız ve sorun/problem olarak nitelendirdiğimiz olayların arkasında yatan fırsatları görmeye çalışmak, “başarısız” ibaresinin yerine “geçici sonuç” ibaresini yerleştirmek, her deneyimden daha güçlü bir şekilde çıktığımızı düşünmek başlangıç adımları olabilecektir.

Bildiğiniz üzere modunu seç hayatını seç isimli bir proje üzerinde çalışıyorum. Amacımız kişilerin sıklıkla ziyaret edecekleri ve onlara bilgi vermenin yanı sıra modlarını yükseltecek bir web sitesi dizayn etmek. Bu projeyi başlatan, ortağım Ayşe’nin bir tatil sırasında ayağından rahatsızlanması ve devamında ameliyat olarak belirli bir süre evde oturması olmuştur.

İşe gidemediği bu süreyi projemizin ana hatlarını oluşturarak geçirmiştir. Başınıza geldiğini düşündüğünüz bir “felaket” bazen biraz dinlenmek ve yaratacılığınızı ortaya koymak için harika bir fırsata dönüşebilir.

Yeniden çerçevelemenin sonuç vermeyeceği çok az alan veya olay vardır. Aynı olayları farklı şekilde düşünmeye başlayarak bakış açılarınızı ve hayatınızı değiştirebilirsiniz.

Dünyada hiçbir şeyin doğasında bulunan sabit ve değişmez bir anlam yoktur. Algılama şekli ve bakış açılarımız ile anlamı biz veririz ve eğer istersek yeniden çerçeveleme ile bakış açımızı ve anlamı değiştirebiliriz.

Bir olayı yorumlamanın onlarca farklı yolu vardır. Daha çok seçenek yaratmak hayatımızda önemli bir fark yaratır.

Karşılaştığınız olaylar için yeniden çerçeveleme yaparken işinizi kolaylaştırabilecek bir benzetmeyi sizinle paylaşmak istiyorum.

Farz edelim ki arabanızı satacaksınız. Arabanızın km’si düşük, darbesi yok, içinde sigara içilmemiş, garantisi devam ediyor. Diğer yandan aksesuarı az (piyasada daha donanımlı modeller var) ve benzin tüketimi (yeni nesile göre) biraz fazla.

Bir alıcı ortaya çıktığında ona öncelikle arabanızın iyi özelliklerinden bahsedersiniz. İşte hayatta karşılaştığınız olaylarda da bu şekilde davranmanızı ve kendinizle arabınızı satın almak isteyen bir alıcıyla yapacağınız gibi konuşmanızı istiyorum.

Bir gün geldiğinde, bugün sizi üzen/kızdıran şeylerin önemli bir kısmını gülümseyerek hatırlayacaksınız, bunu neden şimdi yapmıyorsunuz?

Size konu ile ilgili kısa bir hikaye ile veda etmek istiyorum. Haftaya görüşmek üzere kendinize çok iyi bakın (Perşembe akşamı maç var, bülten yokJ).

İş hayatında çok sık anlatılan meşhur hikayedir. Büyük bir kurumsal şirketin çalışanlarından birisi çok büyük bir hata yapar ve şirketi tam 10 milyon TL zarara uğratır.

Eşyalarını toplamaya ve arkadaşlarıyla vedalaşmaya başlar. Tam bu sırada müdürü kendisini odasına çağırır.

Çalışan başı önde odaya girer, “çok özür dilerim, arkadaşlarımla vedalaşıyorum, istifam hazır” der.

Müdür ise babacan bir tavırla gülümseyerek “Nereye gidiyorsun, senin eğitimine tam 10 milyon TL harcadık” diye cevap verir.:)

Ps.: Bültenler ve koçluk hizmetleri ile ilgili olarak soru, görüş ve önerilerinizi mert.cuhadaroglu@gmail.com adresine iletebilirsiniz.

25 Nisan 2013 Perşembe

Her şey bakış açılarından ibaret, 29,5. Hafta bülteni


 
Merhaba, perşembe günlerine özel kısa ara bülten ile birlikteyiz. Bu yazımızın konusu pek çok şeyin aslında sadece bakış açısından ibaret olduğu gerçeği ile yüzleşmek. Umarım keyifle okur ve üzerinde düşünürsünüz.

Bu bültenin bir özelliği var, 29 haftada 10.000 görüntülenmeyi aştık, bu benim için önemliydi. Yazılarımı okuduğunuz ve paylaştığınız için teşekkür ederim.

Şimdi gelelim bülten konumuza.

İzmir Kitap Fuarı’ndaki imza günüme 10 kişi geldi, bunlardan 5 tanesi arkadaşımdı, kitaplarımı imzaladım, arkadaşlarımla uzun uzun sohbet ettim, standdaki görevli ve yazarlarla edebiyattan ve kitaptan bahsettik. şarap vardı, çikolata vardı, 2 saat su gibi aktı geçti.

Tabloyu görünce oluşturduğum bakış açım şu şekilde idi: Henüz Türkiye çapında bir yazar değilim, ileride olacağım. Yayınevim beni imza günü etkinliğine davet etmiş, geldim buraya kadar, İzmir zaten çok güzel bir kent, dostlarımız var, kısa bir tatil yapıyoruz ailecek, 1 kişi bile gelse tanışır, sohbet eder, kitabını imzalarım.

Bu bakış açısı nedeniyle İzmir Kitap Fuarı ve genel olarak İzmir gezisi bende güzel bir anı olarak kalacak.

Martin Seligman’ın meşhur bir sözü vardır: “It’s not our failures that determine our future success, but how we explain them to ourselves.” Gelecekteki başarımızı belirleyen hatalarımız veya başarısızlıklarımız değil, onları kendimize ne şekilde anlatmayı seçtiğimizdir.

Bir başka bakış açısı ne olabilirdi, örnek: Tam bir fiyasko, o kadar duyuru yaptım, gele gele 10 kişi geldi, 5 tanesi arkadaşım zaten, bu iş asla olmayacak. Ben kim imza günü kim. Daha kırk fırın ekmek yemem lazım. Otur oturduğun yerde İstanbul dışına çıkma bir daha.

Bu bakış açısı ile muhtemelen İzmir tatilini de hayatımın en kötü tatillerinden birisi olarak kaydedecek ve hatırlayacaktım.

Bakış açılarımızın olabildiğince esnek ve bize hizmet eden şekilde olması çok önemli. Bunun kilit faktörlerinden bir tanesi şimşek hızıyla reaksiyon veren şartlandırılmış zihnimizi durdurmak veya dinlememek. Bir olay oluyor, geçmişteki datalardan hareketle otomatik düşünceler ve tepkiler hemen hazır, geriye çekilip bir iki saniye bile olsa düşünseniz muhtemelen farklı bir bakış açısı seçip farklı bir tepki verebileceksiniz ama yapmıyorsunuz.

Hayatta aldığımız en büyük risk hiç risk almamaktır ve reaksiyon verirken hiç düşünmeden bakış açılarına sıkı sıkıya tutunmak hiç risk almamakla eş anlamlıdır.

İnsan ilişkileri için de çok önemli bakış açıları. Çevremizdeki insanlar için kafamızın içinde oluşturmuş olduğumuz dosyalar var, etiketlemeye çok meraklı olduğumuz için dosyalar hayli kabarık. Bir şey söyledi mi, bir şey yaptı mı otomatik reaksiyon hazır, bakış açısını değiştirsek farklı bir tepki verebileceğiz belki ama ne gezer.

Tanımadığımız insanlar için bile fiziksel özellikleri, konuşma şekilleri ve duruşlarından kaynaklanan bakış açılarına sahibiz.

Peki bakış açıları niye bu kadar önemli. Hayatımızda yolunda gitmeyen bir şeyler varsa ve onları değiştirmek istiyorsak bakış açılarını değiştirmemiz kesinlikle fark yaratır.

Reaksiyon süresi bırakarak ve sıfırdan düşünerek farklı bakış açıları seçebiliriz, özellikle de bizi rahatsız eden konularda.

Örneğin belli bir kişi veya olaya öfke ile tepki veriyorsanız, tepki vermeden bir boşluk yaratarak daha farklı bir tepki vermeyi seçebilirsiniz.

Kimse özellikle sizi kırmak veya kızdırmak için bir şey yapmıyor, herkes kendi hayatını yaşıyor kendi bakış açılarına göre. Sadece bunu bile düşünmek için dursanız belki farklı bir tepki verebilirsiniz.

Seçim sizinJ.

Bakış açısını değiştirmenin bir başka boyutu da konfor alanının dışına çıkmaktır aslında. Daha önceki yazılarda bahsetmiştim, konfor alanı büyük riskler almadan içinde takıldığımız ve ortalama bir hayat sürdüğümüz yer işte. Konfor alanının duvarları ise bakış açılarıdır.

Duvarların dışına çıkmak için tüm cesaretimizi toplayıp bir yolunu bulmalıyız. Belki üzerinden atlamak aşağıdan gözüktüğü kadar tehlikeli değil. Denemeden bilemeyeceğiz. İlk seferinde başarısız olsak bile yine yeniden deneyebiliriz.

Kennedy’nin çok sevdiğim bir sözü var: Nothing worthwhile has ever been accomplished with a guarantee of success.” benim tercümemle, değerli olan hiçbir şey tam bir başarı garantisi verilerek yaratılmamıştır.

Farklı bakış açıları deneyimleyeceğiniz güzel bir hafta dilerim.

Haftanın koçluk sorusu: Doğumgününüzde, ailenizin sizi nüfusa bir yıl geç kaydettirmiş olduğunu öğrenseniz (sandığınızdan bir yıl daha yaşlısınız aslında) bu yıl neleri daha farklı yapardınız?


P.S.: Bültenlerle veya koçluk hizmetleri ile ilgili bilgi almak için mert.cuhadaroglu@gmail.com adresine yazabilirsiniz.

22 Nisan 2013 Pazartesi

İzmir’e yerleşelim mi? 29. Hafta bülteni


 
Merhaba, İzmir’den yeni geldik, ayağımın tozu ile izlenimlerimi paylaşmak istedim. Kitap fuarı ve imza günü nasıldı, İzmir anlatıldığı kadar güzel mi? Bu soruların cevaplarını merak ediyorsanız bülteni okuyabilirsiniz.

Cuma günü 12.00 Pendik – Yalova feribotu ile yola çıktık. Yanlışlıkla Yalova – Pendik bileti almışız aynı saat için ama hafta içi olduğundan son anda yine bilet bulabildik. Susurluk Varan Tesislerinde bir saat mola verdik, 18.00’de İzmir Narlıdere’ye vardık. Yollar gayet düzgün ve bakımlı, yol çalışması yok, radar makul miktarda ve yerleri anlaşılıyor.

Narlıdere İzmir’in en uç noktası, Çeşme otobanı gişelerinden hemen önceki son sapak. Liseden arkadaşımız Burcu ve Burhan Talay çiftinin konuğu olduk seyahatimizde. Yol yorgunluğu akşam rakısı ile birleşince Cuma akşamı erkenden sızdık açıkçası.

Cumartesi günü otobandan 15-20 dakikada Urla’ya gittik. Ben Bodrum, Çeşme benzeri bir yer beklediğim için biraz hayal kırıklığı yaşadım açıkçası. Evet, güzel bir yer ama çok küçük. Özelliklede sahil kısmı. 3-5 restoran ve 1-2 kafe ancak yer bulmuş kendisine. Bu bölgede bir adet var birisi öldüğünde mutlaka lokma pişirilip dağıtılırmış, bizde sıraya girip lokmanın tadına baktık. Allah rahmet eylesin dileklerimizi paylaştık.

Rahatla ve Kısmetim isimli iki tane kır lokantası var, çocuklar ata, midilliye falan binebiliyor, bizde onlardan birinde öğle yemeği yedik, çocukları eğlendirdik, sonrada Urla’nın küçük sahilinde türk kahvesi keyfi yaptık. Rüzgar kuvvetliydi, bir süre sonra çocuklar da huysuzluk yapmaya başlayınca eski yoldan kıyı kıyı geri döndük, deniz manzaralı eski Çeşme Yolu gayet keyifli bir rota, yolu biraz uzatmak pahasına da olsa tavsiye ederim.

Akşam İzmir’e yerleşen çocukluk arkadaşım ve dostum İlker ve eşi Esin’le buluştum. Yoldan geçerken Güzelbahçe semtindeki balıkçılarda aklım kalmıştı, methini duymuştum, oraya gittik. Burada değişik bir sistem var; balık halinden balığını seçip hangi restoranda oturduğunu söylüyorsun, oraya gönderiyorlar. Bizde yaklaşık 2 kiloluk bir deniz levreği, yarım kilo barbun ve yarım kilo kalamar alıp masamıza kurulduk.

Reis isimli restorana gittik, deniz kıyısında bir masaya kurulduk, ben bir 20lik rakı söyledim ve siparişlerimizi süpürdük adeta. Balıklar ve mezeler taze ve lezzetli, ortam güzel, fiyatlar İstanbul ve Bodrum’a göre nispeten ucuz, ama İzmir standartlarının biraz üzerinde.

Ertesi gün kitap fuarında imza günü olduğu için muhabbeti kısa kestik, 10 gibi eve döndük ve biraz TV karşısında oyalandıktan sonra yattım.

Pazar sabahı ev sahibemiz Burcu bize boyoz pişirdi. Hep merak etmiştim. Tadı gerçekten güzel. Yalnız bunu yumurta ile nasıl yediklerini anlamadım, zaten tek başına son derece dolgun ve doyurucu bir lezzeti var.

Türk kahvesi keyfinden sonra saat bire doğru kent merkezine gitmek için evden çıktık. Erken çıkmamız iyi olmuş, Fuar Alanı’nın olduğu bölge mahşer yeri gibiydi, İstanbul’dakine benzer bir park sorunu vardı, neyseki çekim yasası ile sipariş etmiş olduğum park yerine arabayı park edip fuar alanının içine daldık.

23 Nisan çocuk şenlikleri ile birleşince fuar alanı çok kalabalık olmuş. Kitap fuarını sora sora bulduk. Bizim kızlar lunaparkı görünce kitap fuarına gelmek istemediler, ben imza gününe gittim, Özge kızları lunaparka götürdü.

Yitik Ülke standında yerimi aldığımda saat 14.00 olmuştu bile. İstanbul kitap fuarı ile kıyaslandığında hareketsiz bir imza günü yaşadım. Toplam 10 tane kitap imzaladım sanırım, onlarında 5 tanesini arkadaşlarım aldı. Zaten birinci baskıdan fazla kitapta kalmamış, daha büyük bir ilgi olsaydı muhtemelen okurlarımın kollarına geçici dövme şeklinde imzamı atacaktım.

Fuar bitimine İlker ve Esin’in yanı sıra İzmir’de yaşayan bankacı dostum Doğa da geldi. Özge, Burcu, kızlar biz hepimiz çıkışta Kordon’a gittik.

Kordon denilince muhtemelen İzmir’in en güzel yerinden bahsediyoruz sanırım. En güzel yerler, en güzel insanlar burada arzı endam ediyorlar. Bizde Şamdan Cafe’de oturduk, bira, midye, patates keyfi yaptık, saat yediye doğru kalktık.

Akşam şarap ile evde bir kutlama daha yapıp ertesi gün yola çıkacağımız için erken yattık. Pazartesi sabah kahvaltı ve kahve keyfinin ardından yola çıktık, rahat ve keyifli bir yolculuk ile bu kez Topçular araba vapuru ile gelmemize rağmen 6 saatte İstanbul'a vardık.

İzmir çok güzel bir kent, burayı İstanbul’un hafta içi durumu ile kıyaslayabilirsiniz. Hani mesai saatlerinde herkes çalışırken emekliler ve ben İstanbul’un keyfini çıkarıyoruz ya İzmir sanki sürekli öyle. Bir kere İstanbul ile kıyaslandığında nispeten ufak, Konaktan Karşıyaka’ya 45 dakikada gidersiniz. İnsanlar sakin, huzurlu ve mutlu genel olarak. Bunu araba kullanma şekillerinden anlayabilirsiniz. Benden başka kornaya basan yoktu meselaJ.

Trafik İstanbul ile kıyaslandığında akıcı, yavaşda olsa bir şekilde akıyor ve istanbul’daki gibi tamamen durma noktasına gelerek insanı çıldırtmıyor.

Ev fiyatları gerek satılık gerek kiralıklarda İstanbul’a göre gayet uygun, yeni yapılan siteler son derece güzel. Yeme içme yerleri gayet çeşitli, hizmet iyi, fiyatlar adilane.

Birde yazın düşünün, Bir uçta Foça, diğer uçta Çeşme- Alaçatı, nereye gidersen git bir saat sonra masmavi tertemiz denizdesin, işte İstanbul’da bu yok. Eskiden vardı, değerini bilemedik, Bayramoğlu ve Kumburgaz taraflarını çöplüğe çevirdik.

Kısacası burası gerçekten yaşanacak kentlerin başında İstanbul ile birlikte ilk iki sırayı kesinlikle alır.  

Perşembe günü kişisel gelişim ile ilgili bir bültende görüşmek üzere şimdilik hoşçakalın. Sevgiler.


P.S.: Bültenler veya koçluk ile ilgili sorularınızı, önerilerinizi mert.cuhadaroglu@gmail.com adresine iletebilirsiniz.

 

 

 

18 Nisan 2013 Perşembe

Hayat bir yemekse onu nasıl pişirmeli? – 28,5. Hafta bülteni


Merhaba; 28,5. Hafta kısa ara bülteni ile birlikteyiz. Bu hafta yine bir benzetmeden yola çıkarak düşüncelerimi paylaştım. Umarım keyifle okursunuz.

Hayatınız bir yemek olsa onu nasıl pişirirdiniz, hangi malzemeleri kullanırdınız, nereden satın alırdınız, ölçü ne olurdu, nasıl süsler ve servis ederdiniz?

Ben iyi bir aşçı değilim, iyi olmadığım konularda genellikle en iyiler nasıl yapıyor ona bakarım. En iyilere sorduğumda aldığım cevap şu oldu: İyi yemeğin sırrı; taze, mevsimsel, yöresel malzeme kullanmaktır. Diğer bir deyişle o gün elinizde taze olan kullanılabilecek neler varsa onlarla yemek hazırlamaktır, elinizdekinin en iyisini sunmaktır. Ertesi gün bütün malzemeler ve pişireceğiniz yemek değişebilir, olaya günlük yaklaşmak lazım.

Rahmetli anneannem buzdolabı kullanmazdı, bir kısmını bahçesinden topladığı malzemelerle her öğün için ayrı yemek yapar ve kalanı bahçesindeki evcil hayvanlarla paylaşırdı. Bugün kimsenin bu kadar vakti olmayabilir, önemli olan o değil zaten, taze yemek pişirme olayını hayatımıza nasıl uygulayacağımız.

Sabah uyandık, günümüzü pişireceğiz. Evdeki malzemelere baktık, onları kullanacağız. Bu ne demek, var olanla en iyisini yapacağız.

İlişkiniz olmayabilir, işiniz olmayabilir, belki paranız da yoktur, ama mutlaka olan bir şeyler vardır. Sağlığınız yerindedir, aileniz vardır, arkadaşlarınız vardır, umutlarınız, hayalleriniz, beklentileriniz..her ne varsa onları kullanın işte.

Olmayan malzemelerin ise sadece bugün olmadıklarını, yarın yeni malzemelerle farklı bir yemek yapabileceğinizi aklınızdan hiç çıkarmayın lütfen.

Önemli olan eldekilerle en iyisini yapmak. İlişkiniz yoksa ve bunu çikolata olarak görüyorsanız çikolatalı pasta yapmayın o gün, çilekli veya muzlu pasta pişirin.

İşiniz yoksa ve bunu şeker olarak görüyorsanız kendiliğinden şeker tadı veren malzemeler kullanın; hayalleriniz, umutlarınız doğal tatlandırıcılardır bunu unutmayın.

Paranız taze domates ise ve domates mevsiminde değilseniz sera domatesi veya salça kullanmayın, eğer paranız varken (domates mevsiminde) birikim yaptıysanız (taze domates özü) ne ala. Yok ise üzülmeyin, elinizdekilerle farklı bir şey deneyin.

Yaratıcılığınızı kullanın, bu dünyaya şikayet etmek için geldiğimizi sanmıyorum, elimizde olanlarla en iyisini yapacağız ki orta ve uzun vadede malzemeleri değiştirmek ve farklı yemekler yapmak daha kolay olsun.

Restoran işlettiğinizi ve aşçının siz olduğunuzu düşünün. Eldeki malzemelerle yemeği pişirecek ve tadına bakacaksınız. Eğer beğenirseniz müşterilere servis edeceksiniz.

Kendi halinizden memnun değilseniz bir şeyler değiştirmek için başlamanız gereken yerde orasıdır. Hadi bakalım, eldeki malzemelere odaklanarak yapabileceğiniz en iyi yemeği pişirin ve sunun.

P.S.: Yarından itibaren İzmir'de olacağım 3-4 gün için. 21 Nisan Pazar Günü İzmir Kitap Fuarında saat 14.00'dan itibaren imza günüm var, İzmir'de yaşayan okurlarımı beklerim.